Dikkat Dikkat!

Mevlâna derki :
“Dünle beraber gitti cancağızım,
Ne kadar söz varsa düne ait.
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.”

2017 her şeye rağmen güzel bir yıl oldu. Gıda üzerine çok eğitimler aldım ve yakında gıda sektöründe bir girişimde bulunacağım inşallah. Yılın son çeyreğinde  Sosyal Medya ve Teknolojinin Doğru Kullanımı Eğitimleri verme şansım oldu. Çok da güzel oldu. 

Seminerlerden bir kare..

Bulunacağım girişim vesilesi ile çok fazla yeni kişi ile  tanıştım. Hayatımda daima yeni kavramı gündemde olmuştur zaten, yenilik olmazsa ben olamam sanırım. Her yıl olduğu gibi 2017 de yeniliklerle dolu geçti ama 2017’de asıl emek vermenin ne demek olduğunu yaşayarak çok güzel öğrendim. Gece gündüz çalıştım denir ya hani, işte tam da öyle bir emek vermek.. Elbette kötü zamanlar oldu ama “rağmen” diyebilen biri olarak güzelliklere bakmak gerektiğini biliyorum, şükrediyorum, iyisiyle kötüsüyle ne yaşadıysam ve yaşıyorsam, hepsinden bir şeyler öğreniyorum şükür..

2017 ve daha önceki yıllar.. Yarın itibariyle yeni bir sayfa sunuluyor bize. Bu sayfayı değerlendirmek bizim elimizde. İster kopyala yapıştır bir ezber yazı yazalım, ister tek bir resim çizelim, ister satır satır yazmaya doyamadığımız bir yıl olsun ister de öyle bomboş ilk hali gibi kalsın.. Bunun farkında mısın? Karşımıza çıkan fırsatları değerlendirmek için illa bir anons mu duymalısın? “Dikkat dikkat! Bu size sunulmuş bir şanstır! Eğer şuan bunu değerlendirmezseniz önümüzdeki 10 yıl içinde aynı şansı size sunmayacağız!?? ” Böyle bir anons olmadığına göre?! 2018’de de olmayacağına göre.. Yapmamız gereken şey elbette düşünmek, öncelikle kendi amacımızı bilmek lazım..

Fırsatlar zamanında değerlendirilmezse sonrasında ağlamanın da zerre faydası olmadığı gibi çok anlamsız oluyor. Tabi bunun farkına varabilmek için öncelikle kendi isteklerinin de bilincinde olmak gerekiyor. Ne istediğini bilmek gerekiyor. Bir amacının olup olmadığını kendinde sorgulaman gerekiyor. Yoksa maaşlı işim olsun, eşim olsun, evim olsun, arabam olsun, sabah 8 akşam 5 çalışayım, çocuğum olsun, okula gitsin, evlensin, akrabalara gideyim onlar gelsin, başka ne olsun diyor isen büyük sıkıntı! Hayata bunlar için gelmiş olamazsın!

Tekrarın çıkmazında olanlara maalesef tahammül edemiyorum artık. Ve sakince bitiyorum muhabbeti. Yoksa sizin de enerjinizi düşürmekle kalmayıp boşa zaman harcamış oluyorsunuz. Zaman çok kıymetli. Her an bunun bilincinde olmak gerekir.

2018; bireylerin bilinçlerinde ilerlemenin oluştuğu bir yıl olsun.. Öyle bir anda olacak şey değil elbette ama yine de ümit ediyorum…

2018 herkes için sağlıklı, huzurlu, mutlu ve her anlamda iyi kazançların olduğu bir yıl olsun..

Sevgilerimle…

© Nilgün YALÇIN

Reklamlar
Categories: Genel | Etiketler: , , , , , , , , | Yorum bırakın

Fedakarlık Güncellemesi Alan Var Mı?!

?

Evet yanlış okumadınız; Fedakarlık güncellemesi alan var mı aranızda?

Yapılan fedakarlık ne zamandır dillendirilir hale geldi? Niye bizim haberimiz yok? Neden benim haberim yok bundan?

Her yaptığımızı dillendirmeye başlarsak söyleyeceklerimiz aylar belki yıllar sürer. Nerede kaldı mütevazilik? İlla mızmızlanıp, onu yaptım bunu yaptım mı denilmeli.. Yahu Gören Duyan Bilen var Şüphesiz! Sevdiğim yazarın dediği gibi; Vay insanlık vay…

Türk Dil Kurumu’nda fedakarlık etmek :

1) özverili davranmak

2) azlığına katlanmak, az oluşu ile yetinmek, vazgeçmek

Vikisözlük’te de fedakarlık anlamı şu şekilde yer alıyor:

1] Bir amaç uğruna ya da gerçekleştirilmesi istenen herhangi bir şey için kendi yararlarından vazgeçme

Saçmaladığımı düşünenler hemen okumaya son verebilir. Ama ben bunu yazmalıyım. Çünkü bu denli komedinin geçerli bir sebebi olmalı. Evet kendini pazarlama diye bir kavram var artık hayatımızda ki becerebilene ne mutlu.. Ama bu kavram fedakarlık adı altında bakın ben bunun için şunu yaptım demek neyin nesi.. Ah insanlık ah…

“Çok fedakardır.” diye kullanılan cümlelere ne oldu? Fedakarlık güncellemesi mi gelmiş bir yerlere? Hep kaçmışımdır mütevazi olmayanların ortamından, sohbetinden, her halinden.. Çünkü bana göre bir hal değildir.

Bize hep yaptığın iyiliği unut, diye öğüt verilmiştir ki öyle de görmüşüzdür. Ama siz böyle bir halde iken etrafınızdan gördükleriniz bazen yazık, dedirtebiliyor. 

“Fedakar” isimli Hüseyin Eleman’ın yönetmenliğindeki filmde de aynen şu cümle geçiyor: “feda edip kar ediyorsan fedakarsın, ama yok feda edip kar etmiyorsan enayisin.”… Buyrun buradan yakın.. Bu arada filmi kesinlikle tavsiye ediyorum, mutlaka izleyin. SSPE hastalığına dikkat çeken, özellikle ülkemizde Güneydoğuda ve dünyada da Orta Doğu ülkelerinde en çok görülen bu hastalığın sessiz çığlığını anlamlı bir şekilde filme aktarmış. 

Şimdi meseleye şuradan bakmak lazım; fedakarlık iki taraf arasında ya da başta fedakar olan kişi özelinde olmamalı mı? Yani fedakar kişi zaten bir takım şeylerden feda ediyor.. Mesele yapılan feda etme halinin neticesini dillendirmemekte. Size göre de öyle değil mi? Bir bana mı itici geliyor bu durum?

Son zamanlarda gördüklerim kadarıyla fedakarlık bir gösteriş edasıyla harmanlanmış ve fedakar olmalısın diyenler de enayilik sınırlarını geçiren bir kavram ile bizleri baş başa bırakıyorlar.

Ve güzel memleketimin güzel insanları.. Ben de sizi bu aldığınız güncelleme ile baş başa bırakıyor, eski sürümden çok çok memnun olan biri olarak bahtiyar olmanızı diliyorum.

 

Daima söylüyorum; tek yapmamız gereken şey: Düşünmek!…

 

Sevgilerimle…

© Nilgün YALÇIN

Categories: Genel | Etiketler: , , , , , , | Yorum bırakın

Merakı Yönlendirmek?!

 

Bill Gates en son yayınlanan bir röportajında :

“Karamsar insanları boş verin. İnsanlar sadece şu anda neler olduğuyla ilgileniyor, fakat yeni buluşların ve teknolojik gelişmelerin gelecekte neleri değiştirebileceğini düşünmüyorlar.” diyor.

Merakını şuanda neler olduğu yönünde kullananların çoğunluğu oluşturmasında elbette sebep sadece bireysel değil. Kapitalizm burada devreye giriyor muhakkak. Fakat düşünen insan için bu tamamen bir bahane. Yani düşünmeliyiz. Düşünürsek eğer merakımızı da yönlendirmesini öğreniriz. Tabi öyle hemen olacak bir şey değil. Günümüz sorunlarından biri hep karşımızdakilerin hayatlarını merak edip,onları anlamaya çalışmak! Halbuki ilk anlamamız gereken kişi kendimiz olmalıyız! Kendimizi anlar isek merakımızı yönlendirmeyi de bu sayede yapabiliriz. Yoksa Sn. Gates’in sözlerinde belirttiği gibi geleceği, insanlığı ve toplumu düşünmeyen bir toplulukta yaşamak zorunda kalacağız!

Alman Filozof Georg Wilhelm Friedrich Hegel :

“Zekasını beğendiğin birinin görüntüsünü merak etme. Zekasını kullanmayan birinin ise görüntüsünden etkilenme.”diyor.

Şimdi hayatımızdaki ön yargılar için bu söze dikkat çekmek istiyorum. Genel itibariyle görüntüden etkilenilir. Etkilenmekle kalınmaz zekası tamamen es geçilir. Zaten zeka genelde kimin umurunda dersem genellemeler için abartmış olmam çünkü genel itibariyle ünvan delisi bir toplum olduk çıktık. Plaza dili ile title delisiyiz.

Bu konu son günlerde çok dikkatimi çekti. Dahil olduğum birçok farklı ortamda bunu görüyorum. Zeka neden merak konumuz değil? Merak nedir?

 Türk Dil Kurumunda şu şekilde yer alıyor: 1-Bir şeyi anlamak veya öğrenmek için duyulan istek. 2- Bir şeyi edinme, yapma, bir şeyle uğraşma isteği. 3-Düşkünlük, heves. 4-Kaygı, tasa.  

Aslında asıl mesele bu bence. Merakın ne olduğunu bilmeyip, nasıl kullanılacağı hakkında zerre düşünce sahibi olmayıp, bunun üzerine asla düşünmeyenler çoğunlukta ve maalesef giderek artıyor bu. Neden mi artıyor? Çünkü artık öğrenmenin faydası değil de onun da görünürlüğü önemli toplumumuzda. Nasıl yani diyeceksinizdir açıklayayım: Günübirlik yaşanıyor. Öğrenmek ki bunu okul hayatımız, sosyal hayatımız ve iş hayatımız için de söylüyorum,  bir fayda sağlamayacaksa görüntüden ibarettir. Faydasına dair bir düşünceye sahip olunmadıkça da görüntüden ibaret olarak kalır. Yani bir çıktı olarak sadece bir diploma, bir ünvan.. Fayda sağlandığı müddetçe diploma ve ünvan ötesi olur yaşam da kişi de.. Ama bunun bilincinde olmak gerek yapabilmek için. Yani bir mezuniyet sonrası başlanılan hangi meslek olursa olsun o mesleğin insana,topluma ve insanlığa faydası yönünde bir yaşam sürmek hem başta kişinin kendisine hem karşısındaki mesleği gereği muhatap olduğu kişi ya da kurumlara hem topluma hem de en önemlisi insanlığa geleceğe dair bir ışık olur. Ve bizim toplum olarak bu ışıklara ihtiyacımız var.

Merakımızı yönlendirmeyi biraz düşünelim. Her bilgiyi edinmeye çalışmayalım. Çok uzun yıllar önce okuduğum Sherlock Holmes efsane kitaplarından                    Kızıl Soruşturma isimli kitapta beyni nasıl kullanmamız gerektiğine işaret ediyordu. Kendi evimiz gibi görmeliyiz beyni diyordu. Yani alışverişe çıktığımızda her önümüze geleni alıp eve getirdiğimizi düşünün.. Alıp alıp eve alelade yerleştirdiğimizi.. Hatta bazen yerleştirmeden çıkıp gittiğimizi.. Bir müddet sonra evde adım atacak yer kalmaz.. Ve İhtiyacımız olanı bulamayız karmaşıklıktan.. Yani merak konusunda yorumlarsak; biz merakımızı yönlendirmediğimiz müddetçe yani bir bilinç oluşturmadığımız müddetçe her önümüze gelen bilgiyi alır, günübirlik yaşar gideriz..

Tek yapmamız gereken; düşünmek!

 

Sevgilerimle…

© Nilgün YALÇIN

Categories: Genel | Etiketler: , , , , , , , , | 2 Yorum

İnsan halleri…

Aydınlanma belirgin bir şeydir. Yani o mevcut ise bu gizlenemez. Muhakkak belirir. Haliyle kişinin iç aydınlığı yaşamasıyla birlikte dışını aydınlatması birbirini tamamlayan bir durum. Dışını aydınlatma derdi olan zaten önce içini aydınlatması gerektiğini bilir. Tabii ki gerçekte bilen bilir. 

İnsan halleri

Arınmak büyük bir kavram. Kolay kolay dile alınmamalı. Çünkü boş boş konuşulacak bir kavram değil. Arınmak Ben’den uzaklaşmak; ilmek ilmek işlenir beyne. Beyin ile bedenin kontrolü düşünen için mümkün. Bir anda olmaz arınmak.. Yavaş yavaş.. Bir kanaviçe gibi.  Ne yaptığını bilerek.. İdrak ederek.. Sabırla.. Neticesini söz ile değil, direkt hayatında görerek…

Ruhun yolculukta olduğunun farkında olana ne mutlu..  Zira bunun zerre farkında olmadan ömrünü tüketenlerin nelere bağımlı oldukları ortadadır.  Bunun bir yolculuk olduğunu bilen zaten kendini daima yeniler, diri tutar ve asil bir hayat yaşar.

Evet, düşünen insanın kendi hayatını kurmaya ihtiyacı var. 

Sahip olmayı, olmaya yeğleyenler zaten çok belirgindir toplumda. Ama sadece olma üzerine dünyası olanlar başkadır. Bence kıyaslanamaz bir şey.  Ki olmayı merkezine alanlar sahip olma derdinde olanlarla mümkün olduğunca az zaman harcamaları gerekir. Çünkü kendi enerjisini boşa tüketir. 

Yalnız insan… Onlar özgürdür en başta. Bağlılık yoktur.. Yalnızlık yaşanmadan anlaşılır bir şey olduğunu düşünmüyorum. Yalnızların penceresi geniştir. Rahatça görebilir.. Sınırlar olmaz. 

Yaşanan her acının insan üzerindeki etkisine bak.. Ya erdemle acıyı kabul edersin.  Ya da insan olduğunu unutur tepkiler verirsin.  

 

Sevgilerimle…

© Nilgün YALÇIN

Categories: Genel | Etiketler: , , , , , , , , | Yorum bırakın

Kendine Acındırmak (!)

Bakın ben söylemiyorum, bunları 16. yüzyılda Fransız yazar yazmış.. Nasıl da günümüzde birebir yaşadığımız ilişkilerde görüyoruz bu halleri.. Kendinizi acındırmaktan vazgeçin! Ben söylediğimde Nilgün konuşuyor diyorsunuz ya.. Hadi Montaigne yazmış diyorum.. Anlayabilene..

Michel de Montaigne

Kendimi kaptırmamaya çalıştığım çocukça, yakışıksız bir huyumuz vardır: Dertlerimizle dostlarımızı acındırmak, kendimize vah vah dedirtmek. Başımıza gelenleri büyütür, şişirir, karşımızdakini ağlatmak isteriz, neredeyse. Başkalarını kendi dertleri karşısında soğukkanlı gördük mü överiz, ama soğukkanlılığı bizim dertlerimize karşı gösterdiler mi darılır, kızarız. Dertlerimizi anlamaları yetmez, yanıp yakınmalarını isteriz. Oysaki insan sevincini büyülterek anlatmalı, üzüntülerini kısaltarak. Kendine yok yere acındıran, gerçekten dertli olunca acınmamayı hak eder. Durmadan vahlanan kimse vahlanılmaz olur. Kendini canlı iken ölü göstereni ölü iken canlı görebilir herkes. Öylelerini gördüm ki, eş dost kendilerini gürbüz, keyifli görecek diye ödleri kopar, iyileşmiş sanılmamak için gülmelerini tutarlardı. Sağlık, kimseyi acındırmadığı için, nefret ettikleri bir şey olurdu. İşin tuhafı, bu gördüğüm kimseler kadın da değildi.
(Kitap 3, Bölüm 9) 
Denemeler, Montaigne

Sevgilerimle

© Nilgün YALÇIN

Categories: Genel | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , | 4 Yorum

Tuz Gölü * 3 İlin Kesiştiği Göl

Şimdi.. Bu taraf Konya mı? Ankara mı? Aksaray mı? 🙂

Şunu itiraf ederek başlamak istiyorum; göle girilen alanın kalabalıklığını geçtikten sonra sizi bembeyaz bir alan karşılıyor.. Muazzam bir beyazlık.. Bu bembeyaz alana adımımı atar atmaz önce bir irkildim.. Neden mi? Mahsun Kırmızıgül’ün Beyaz Melek filminin o sahnelerini yaşıyor gibi hissettim. Durdum bir an..
Filmin etkisi bende büyüktü.. Belki de bu hisleri yaşayan biri olarak yalnız değilimdir 🙂

Gelelim Tuz Gölü nerededir sorusuna; Konya, Ankara ve Aksaray illerimizin sınırlarının kesiştiği yerdedir. Van Gölü’nden sonra en büyük 2. gölümüzdür.
Türkiye’nin tuz ihtiyacının %40’ı Tuz Gölü’nden sağlanıyor.

Göl üzerinde yürümek biraz sıkıntılı.. Yani benim için öyleydi.. Ama bembeyaz ve çok güzeldi…

Sevgilerimle…

© Nilgün YALÇIN

Categories: Gezi | Etiketler: , , , , , , , | Yorum bırakın

Hayat, Arayış ve Vicdan

Vicdan..

 

Allah’ın Ol demesi ile öncesinde yazdığının harmanıdır hayat..

Tüm insanları aynı seviyede hem seviyorum hem de kendimden yeteri kadar uzak tutuyorum.

Kimsenin bana bağlanmasını ve bana bağlı bir düşüncede olmasını istemiyorum. Bunu anlatmak için kendimi yormayacağım çünkü öyle hemen anlaşılır bir şey değil..

Kısacası bir nefes kadarız. Aldım.. Fakat verir miyim Amenna…

İnsanların maddi manevi her şeye karşı şaşkın hâl içindeki davranışı biraz tahammül gerektiriyor. Nasıl bir beklenti içindesiniz ki nelere şaşırıp kalıyorsunuz.. Burası dünya değil mi!

Dünyaya çivi çakmak gibi bir derdim yok, olmadı asla. Biraz insan olalım, durup düşünelim yeter..

Haddini bilmenin anlamını gerçekten düşünelim.. Buna bu toplumda çok ihtiyacımız var. Hem de çok..

Çocuk doğur, okut, evlendir, işe girsin, ev araba al, o da doğursun aynı döngü devam… Hayat denilen şey; işe gitmekten, ilişkilerden ya da aile-akrabadan mı ibaret..!

Aramak, arayış  içinde olmak.. Mevlana hazretleri: “Bir şeyi bulunmadığı yerde aramak, onu aramamak demektir.”der. Zaman kadar değerli ve tek eşitliğin olduğu başka ne var.. Bu arayış serüveninde kime, neye, nerede zaman harcadığımıza dikkat edelim.

Hep söylerim ‘Arayan Mevlâ’yı da bulur, belayı da!’… Ne aradığını bilmek gerek. 

Hayatı kandırmaca üzerine kurmaya gerek var mı?! Bu denli gözümüz kapalı mı.. Ya da gözümüzü kapatmaya çalışanlara ne yapmalı, ne demeli, nasıl bir tepki vermeli.. 

Mahatma Gandi güzel ifade etmiş: “Kanunlara dayanan adli muhakemelerden daha büyük bir muhakeme vardır ki, bu da her kişinin kendi vicdanıdır.”

Vicdan çok güzel şey. . Hem de çok.. Bana göre Huzur denilen şey, vicdanının rahatlığı yönünde insan olmaktır.

Ve vicdanın rahat olduğu müddetçe bir Hiç olduğunu idrak edip, tüm insanları hoş görüyorsun..

 

Sevgilerimle…

© Nilgün YALÇIN

Categories: Genel | Etiketler: , , , , , , | 10 Yorum

Kaç binde biri…

 

İSTANBUL

“Söyle,

hangi ilim, hangi şiir,

hangi aşk, hangi devlet

bu manzaradan daha güzel,

daha muhteşemdir?

Buna rağmen burnumuzu kaldırmadan

bozuk kaldırımlarda yürüyüp gitmekte devam ediyoruz.

Dünyadaki insanların acaba kaç binde biri

şu anda başını aya çevirmiştir? “

SABAHATTİN ALİ

‘İÇİMİZDEKİ ŞEYTAN’

Categories: Genel | Etiketler: , | Yorum bırakın

Kaktüs

“KAKTÜS”

Sonunu istemiyorum sessizliğin
Yokluğu istemiyorum bu akşamüstü çınlamasında
Yüzümü dizlerime dayıyorum, bitiştiriyorum
Kollarımı da
Bir kaktüs olmalıyım ben, dışıma yağan bir sağnak
Olmalıyım
Uçsuz bucaksız dünyada
Güneşin doğuşunu bekleyen.

Ufukta ansızın bir ışık çizgisi
Avuçlarımdayım belki.

Edip CANSEVER

 

Categories: Şiir | Etiketler: , , , | Yorum bırakın

Padişahın Kızı !

Bir varmış bir yokmuş...diye başlayan bir hikaye anlatmayacağım 🙂

Padişah temalı bir çok masal çocuklar okula başlamadan anlatılır genelde.. Kimi kitaptan okur çocuğa, kimi çocuk çizgi filmlerden görür vb..

Çocukların hayal dünyasından haberiniz vardır muhakkak. Çocuklarla neleri hayal ettiklerine dair en son ne zaman konuştunuz, sordunuz? Eğer cevap hiç ya da uzun zaman önce ise lütfen ilk fırsatta bir çocuk ile hayalini paylaşın, onun anlatmasını isteyin. Çok anlamlı olacak sizin için emin olun…

Şimdi gelelim bizim hikayemize…

Perşembe günü ilkokul 3.sınıf öğrencilerimizden Fatma Öztürk ve arkadaşları bilgisayar sınıfına geldiler. Birkaç boyama çıktısı alacaklardı, derken biraz da muhabbete başladık… Konu geldi hayallere…

Fatma: “Ben küçükken Padişahın Kızı olmak istiyordum öğretmenim. Ama sonra anladım ki sadece hayalmiş bu..” dedi.

Ben bu cümlesiyle şaşırdım, merakla sordum: “Bunun hayal olduğunu ne zaman anladın, nasıl anladın peki?”

Fatma: “Ana sınıfında öğretmenime -Ben padişahın kızı olabilir miyim,dedim. Yok artık,öyle bir şey bu devirde olmaz, padişah bizde yok,dedi. Ben de üzüldüm ama çok hayal etmiştim Padişahın Kızı olmayı.” dedi.

Fatma anlatırken onu görmeliydiniz, öyle masum ve ciddi şekilde anlattı ki.. Çok mutlu oldum..

Fatma’ya dedim ki: “Tamam hayalin buydu ama sen bu hayalini babana anlattın mı hiç? Baban duysa üzülmez mi? Babalar kızlarını çok sever, sen Padişahın Kızı olmak istiyormuşsun..” 

Fatma hemen : “Hayır hayır öğretmenim, ben babam Padişah olsun, ben de onun kızıyım, o olsun istiyordum yani.” dedi 🙂

Ben de : “O zaman bugün babana bu hayalini anlat bakalım, sana boyama olarak da Padişahın Kızı resminden bulalım, hem boyamayı yap, hem de babana anlatıp gel yanıma.” dedim..

Fatma ile anlaştık…

Cumartesi günü Fatma sınıfa geldi… 🙂

Elinde kağıtlar.. 🙂

Allah’ım.. çok güzeldi o an…! 🙂

Fatma elinde Padişahın Kızı boyama kağıdı ve bir mektup ile geldi..

Akşam babasına demiş ki : “Baba benim küçükken hayalim Padişahın Kızı olmaktı. Sen Padişah olsan, ben de senin kızın olsam, ne olurdu? Bilgisayar öğretmenimize anlattım bana sana söylememi istedi.” 

Ve Fatma’nın babası (Padişah) Ömer Öztürk şunları kağıda yazdırmış:

padisahmektup

Padişah Ömer Öztürk

Kağıdı okuyunca çok mutlu oldum.. Neden mi? Ömer Beyin Fatma’nın hayalini dinleyip, ona zamanını ayırıp şu birkaç cümle de olsa Fatma’ya bunları yazdırmış olması ve Fatma’nın o gülüşü hakikaten paha biçilemez..Kesinlikle…!

Fatma’ya babasına çok selamlarımı iletmesini söyledim ve

“Fatma akşam babana ‘Baba sen gönlümün Padişahısın’ de, tamam mı?” dedim..

Fatma güldü 🙂 

fatmaile

Padişahın Kızı Fatma ile 🙂

Sevgilerimle…

© Nilgün YALÇIN

Categories: Eğitim-Öğretim | Etiketler: , , , , , | Yorum bırakın

WordPress.com'da Blog Oluşturun.