İnsan halleri…

Aydınlanma belirgin bir şeydir. Yani o mevcut ise bu gizlenemez. Muhakkak belirir. Haliyle kişinin iç aydınlığı yaşamasıyla birlikte dışını aydınlatması birbirini tamamlayan bir durum. Dışını aydınlatma derdi olan zaten önce içini aydınlatması gerektiğini bilir. Tabii ki gerçekte bilen bilir. 

İnsan halleri

Arınmak büyük bir kavram. Kolay kolay dile alınmamalı. Çünkü boş boş konuşulacak bir kavram değil. Arınmak Ben’den uzaklaşmak; ilmek ilmek işlenir beyne. Beyin ile bedenin kontrolü düşünen için mümkün. Bir anda olmaz arınmak.. Yavaş yavaş.. Bir kanaviçe gibi.  Ne yaptığını bilerek.. İdrak ederek.. Sabırla.. Neticesini söz ile değil, direkt hayatında görerek…

Ruhun yolculukta olduğunun farkında olana ne mutlu..  Zira bunun zerre farkında olmadan ömrünü tüketenlerin nelere bağımlı oldukları ortadadır.  Bunun bir yolculuk olduğunu bilen zaten kendini daima yeniler, diri tutar ve asil bir hayat yaşar.

Evet, düşünen insanın kendi hayatını kurmaya ihtiyacı var. 

Sahip olmayı, olmaya yeğleyenler zaten çok belirgindir toplumda. Ama sadece olma üzerine dünyası olanlar başkadır. Bence kıyaslanamaz bir şey.  Ki olmayı merkezine alanlar sahip olma derdinde olanlarla mümkün olduğunca az zaman harcamaları gerekir. Çünkü kendi enerjisini boşa tüketir. 

Yalnız insan… Onlar özgürdür en başta. Bağlılık yoktur.. Yalnızlık yaşanmadan anlaşılır bir şey olduğunu düşünmüyorum. Yalnızların penceresi geniştir. Rahatça görebilir.. Sınırlar olmaz. 

Yaşanan her acının insan üzerindeki etkisine bak.. Ya erdemle acıyı kabul edersin.  Ya da insan olduğunu unutur tepkiler verirsin.  

 

Sevgilerimle…

© Nilgün YALÇIN

Reklamlar

Kendine Acındırmak (!)

Bakın ben söylemiyorum, bunları 16. yüzyılda Fransız yazar yazmış.. Nasıl da günümüzde birebir yaşadığımız ilişkilerde görüyoruz bu halleri.. Kendinizi acındırmaktan vazgeçin! Ben söylediğimde Nilgün konuşuyor diyorsunuz ya.. Hadi Montaigne yazmış diyorum.. Anlayabilene..

Michel de Montaigne

Kendimi kaptırmamaya çalıştığım çocukça, yakışıksız bir huyumuz vardır: Dertlerimizle dostlarımızı acındırmak, kendimize vah vah dedirtmek. Başımıza gelenleri büyütür, şişirir, karşımızdakini ağlatmak isteriz, neredeyse. Başkalarını kendi dertleri karşısında soğukkanlı gördük mü överiz, ama soğukkanlılığı bizim dertlerimize karşı gösterdiler mi darılır, kızarız. Dertlerimizi anlamaları yetmez, yanıp yakınmalarını isteriz. Oysaki insan sevincini büyülterek anlatmalı, üzüntülerini kısaltarak. Kendine yok yere acındıran, gerçekten dertli olunca acınmamayı hak eder. Durmadan vahlanan kimse vahlanılmaz olur. Kendini canlı iken ölü göstereni ölü iken canlı görebilir herkes. Öylelerini gördüm ki, eş dost kendilerini gürbüz, keyifli görecek diye ödleri kopar, iyileşmiş sanılmamak için gülmelerini tutarlardı. Sağlık, kimseyi acındırmadığı için, nefret ettikleri bir şey olurdu. İşin tuhafı, bu gördüğüm kimseler kadın da değildi.
(Kitap 3, Bölüm 9) 
Denemeler, Montaigne

Sevgilerimle

© Nilgün YALÇIN

Tuz Gölü * 3 İlin Kesiştiği Göl

Şimdi.. Bu taraf Konya mı? Ankara mı? Aksaray mı? 🙂

Şunu itiraf ederek başlamak istiyorum; göle girilen alanın kalabalıklığını geçtikten sonra sizi bembeyaz bir alan karşılıyor.. Muazzam bir beyazlık.. Bu bembeyaz alana adımımı atar atmaz önce bir irkildim.. Neden mi? Mahsun Kırmızıgül’ün Beyaz Melek filminin o sahnelerini yaşıyor gibi hissettim. Durdum bir an..
Filmin etkisi bende büyüktü.. Belki de bu hisleri yaşayan biri olarak yalnız değilimdir 🙂

Gelelim Tuz Gölü nerededir sorusuna; Konya, Ankara ve Aksaray illerimizin sınırlarının kesiştiği yerdedir. Van Gölü’nden sonra en büyük 2. gölümüzdür.
Türkiye’nin tuz ihtiyacının %40’ı Tuz Gölü’nden sağlanıyor.

Göl üzerinde yürümek biraz sıkıntılı.. Yani benim için öyleydi.. Ama bembeyaz ve çok güzeldi…

Sevgilerimle…

© Nilgün YALÇIN

Hayat, Arayış ve Vicdan

Vicdan..

 

Allah’ın Ol demesi ile öncesinde yazdığının harmanıdır hayat..

Tüm insanları aynı seviyede hem seviyorum hem de kendimden yeteri kadar uzak tutuyorum.

Kimsenin bana bağlanmasını ve bana bağlı bir düşüncede olmasını istemiyorum. Bunu anlatmak için kendimi yormayacağım çünkü öyle hemen anlaşılır bir şey değil..

Kısacası bir nefes kadarız. Aldım.. Fakat verir miyim Amenna…

İnsanların maddi manevi her şeye karşı şaşkın hâl içindeki davranışı biraz tahammül gerektiriyor. Nasıl bir beklenti içindesiniz ki nelere şaşırıp kalıyorsunuz.. Burası dünya değil mi!

Dünyaya çivi çakmak gibi bir derdim yok, olmadı asla. Biraz insan olalım, durup düşünelim yeter..

Haddini bilmenin anlamını gerçekten düşünelim.. Buna bu toplumda çok ihtiyacımız var. Hem de çok..

Çocuk doğur, okut, evlendir, işe girsin, ev araba al, o da doğursun aynı döngü devam… Hayat denilen şey; işe gitmekten, ilişkilerden ya da aile-akrabadan mı ibaret..!

Aramak, arayış  içinde olmak.. Mevlana hazretleri: “Bir şeyi bulunmadığı yerde aramak, onu aramamak demektir.”der. Zaman kadar değerli ve tek eşitliğin olduğu başka ne var.. Bu arayış serüveninde kime, neye, nerede zaman harcadığımıza dikkat edelim.

Hep söylerim ‘Arayan Mevlâ’yı da bulur, belayı da!’… Ne aradığını bilmek gerek. 

Hayatı kandırmaca üzerine kurmaya gerek var mı?! Bu denli gözümüz kapalı mı.. Ya da gözümüzü kapatmaya çalışanlara ne yapmalı, ne demeli, nasıl bir tepki vermeli.. 

Mahatma Gandi güzel ifade etmiş: “Kanunlara dayanan adli muhakemelerden daha büyük bir muhakeme vardır ki, bu da her kişinin kendi vicdanıdır.”

Vicdan çok güzel şey. . Hem de çok.. Bana göre Huzur denilen şey, vicdanının rahatlığı yönünde insan olmaktır.

Ve vicdanın rahat olduğu müddetçe bir Hiç olduğunu idrak edip, tüm insanları hoş görüyorsun..

 

Sevgilerimle…

© Nilgün YALÇIN

Kaç binde biri…

 

İSTANBUL

“Söyle,

hangi ilim, hangi şiir,

hangi aşk, hangi devlet

bu manzaradan daha güzel,

daha muhteşemdir?

Buna rağmen burnumuzu kaldırmadan

bozuk kaldırımlarda yürüyüp gitmekte devam ediyoruz.

Dünyadaki insanların acaba kaç binde biri

şu anda başını aya çevirmiştir? “

SABAHATTİN ALİ

‘İÇİMİZDEKİ ŞEYTAN’

Kaktüs

“KAKTÜS”

Sonunu istemiyorum sessizliğin
Yokluğu istemiyorum bu akşamüstü çınlamasında
Yüzümü dizlerime dayıyorum, bitiştiriyorum
Kollarımı da
Bir kaktüs olmalıyım ben, dışıma yağan bir sağnak
Olmalıyım
Uçsuz bucaksız dünyada
Güneşin doğuşunu bekleyen.

Ufukta ansızın bir ışık çizgisi
Avuçlarımdayım belki.

Edip CANSEVER

 

Padişahın Kızı !

Bir varmış bir yokmuş...diye başlayan bir hikaye anlatmayacağım 🙂

Padişah temalı bir çok masal çocuklar okula başlamadan anlatılır genelde.. Kimi kitaptan okur çocuğa, kimi çocuk çizgi filmlerden görür vb..

Çocukların hayal dünyasından haberiniz vardır muhakkak. Çocuklarla neleri hayal ettiklerine dair en son ne zaman konuştunuz, sordunuz? Eğer cevap hiç ya da uzun zaman önce ise lütfen ilk fırsatta bir çocuk ile hayalini paylaşın, onun anlatmasını isteyin. Çok anlamlı olacak sizin için emin olun…

Şimdi gelelim bizim hikayemize…

Perşembe günü ilkokul 3.sınıf öğrencilerimizden Fatma Öztürk ve arkadaşları bilgisayar sınıfına geldiler. Birkaç boyama çıktısı alacaklardı, derken biraz da muhabbete başladık… Konu geldi hayallere…

Fatma: “Ben küçükken Padişahın Kızı olmak istiyordum öğretmenim. Ama sonra anladım ki sadece hayalmiş bu..” dedi.

Ben bu cümlesiyle şaşırdım, merakla sordum: “Bunun hayal olduğunu ne zaman anladın, nasıl anladın peki?”

Fatma: “Ana sınıfında öğretmenime -Ben padişahın kızı olabilir miyim,dedim. Yok artık,öyle bir şey bu devirde olmaz, padişah bizde yok,dedi. Ben de üzüldüm ama çok hayal etmiştim Padişahın Kızı olmayı.” dedi.

Fatma anlatırken onu görmeliydiniz, öyle masum ve ciddi şekilde anlattı ki.. Çok mutlu oldum..

Fatma’ya dedim ki: “Tamam hayalin buydu ama sen bu hayalini babana anlattın mı hiç? Baban duysa üzülmez mi? Babalar kızlarını çok sever, sen Padişahın Kızı olmak istiyormuşsun..” 

Fatma hemen : “Hayır hayır öğretmenim, ben babam Padişah olsun, ben de onun kızıyım, o olsun istiyordum yani.” dedi 🙂

Ben de : “O zaman bugün babana bu hayalini anlat bakalım, sana boyama olarak da Padişahın Kızı resminden bulalım, hem boyamayı yap, hem de babana anlatıp gel yanıma.” dedim..

Fatma ile anlaştık…

Cumartesi günü Fatma sınıfa geldi… 🙂

Elinde kağıtlar.. 🙂

Allah’ım.. çok güzeldi o an…! 🙂

Fatma elinde Padişahın Kızı boyama kağıdı ve bir mektup ile geldi..

Akşam babasına demiş ki : “Baba benim küçükken hayalim Padişahın Kızı olmaktı. Sen Padişah olsan, ben de senin kızın olsam, ne olurdu? Bilgisayar öğretmenimize anlattım bana sana söylememi istedi.” 

Ve Fatma’nın babası (Padişah) Ömer Öztürk şunları kağıda yazdırmış:

padisahmektup

Padişah Ömer Öztürk

Kağıdı okuyunca çok mutlu oldum.. Neden mi? Ömer Beyin Fatma’nın hayalini dinleyip, ona zamanını ayırıp şu birkaç cümle de olsa Fatma’ya bunları yazdırmış olması ve Fatma’nın o gülüşü hakikaten paha biçilemez..Kesinlikle…!

Fatma’ya babasına çok selamlarımı iletmesini söyledim ve

“Fatma akşam babana ‘Baba sen gönlümün Padişahısın’ de, tamam mı?” dedim..

Fatma güldü 🙂 

fatmaile

Padişahın Kızı Fatma ile 🙂

Sevgilerimle…

© Nilgün YALÇIN