Genel

Bir takım işlere girişirken oksijendir moral!

Uzun zamandır attığım başlıktaki gibi bir takım işlere girişmek üzere çalışmalar içindeydim. Bir önceki yazımda da belirttiğim gibi yeni girişimim itibariyle benim için konu artık ÇAY ! Yeni bir çay markası çıkarıyorum.

Bir işe girişmek yıllardır hep dile getirdiğim bir durumdu. Ama sözden öteye geçmesi için her şeyin olduğu gibi onun da bir vakti vardı elbet. Gerçekten zor bir işe girişmek. Hele ki etrafınız masa başı çalışanları ile doluysa manevi açıdan büyük sıkıntı.. Tecrübe ettim! Hem de ne tecrübe..

Bir takım işlere girişirken başta etrafın sözleri çok ağır gelir. Beklemediğiniz davranışları görmeniz mümkün. Hem de ne davranışlar. Şaşıp kalmamak elde değil. Ama süreç ilerledikçe onları geride bırakıyorsunuz. Hem kişileri hem düşünceleri hem üzüntüleri.. Yapacak bir şey yok. Siz ilerlemek zorundasınız!

Size eşlik etmek isteyenler buyursun.. Gerisi kendi düşünsün. Zaman geçiyor. Başlangıçta kafaya takılanlar sonrasında öldürmeyen acı güçlendirir durumunu yaşatıyor. Gerçekten bunu yaşatıyor.

Şunu asla unutmayın; sizi anlamayan insanlarla zaman harcamak zorunda değilsiniz! Anlamadıkları gibi sizin üzerinizde olumsuz bir etki bırakmaları cabası oluyor. Bir kez bunu yaşadığınızda ikincisini denemeyin, yapmayın. Kendinizi yıpratmak oluyor bu sadece. Yoksa karşınızdaki zaten anlamıyor, belki kapasite bu, belki anlamak istemiyor, belki de başka sebepleri vardır, anlatmadığı için bilemezsiniz. Size değer vermeyen, sizin en değerli varlığınız zamanınızı boşa harcayanlara taviz vermeyin! Bu kişi şu ya da bu. Reel olmak zorundayız.

Şuan birçok platformda Girişimci olun diye söyleyenler iyi yapıyor elbette, hatta ben de kesinlikle destekliyorum bu düşünceyi. İnsanların çemberin dışını ancak girişerek, kendi konfor alanını terk ederek öğreneceği muhakkak, fakat bu tabiri caizse verilen girişimci olma gazının yanında tüm gerçekliği ile ne gibi zorluklarla da karşılaşılacağı da mutlaka anlatılmalı. Yoksa davulun sesi uzaktan ne hoş diyerek halay başına geçenlerin sonu hüsran.. Tecrübe büyük nimet, bunun bilincinde olmak daha da büyük nimet.

Şu en çok konuşulan Kosgeb hibeleri ile ilgili de ciddi bilgisizlik söz konusu. Ben birebir süreçlerini yaşadım. Hem de sıfır tanıdık ile. Tecrübelerimi ara ara paylaşmaya çalışacağım.

Zaman o kadar kıymetli ki ilk başta yolda geçirdiğiniz zamanın farkına vardığınızda yaşadığınız üzüntünün tarifi imkansız. Tabi o geçen süreyi olabildiğince verimli geçirmeye çalışmak için başladığınızda bu kez beden ve zihin yorgunluğu eklenmiş oluyor. Ama olsun, kendi işiniz ve büyük heyecan duyuyorsunuz..

Sonra zaman yetmiyor, günün 24 saat olması yetersiz. Biraz daha saat ekleyebilsem dediğim günler oldu. Gün bitiyor, hafta kovalıyor, ay selamlıyor. Zaman ne deli bir kavram. Şirket açılışının ardından ofise geçtikten sonra şunu yaşadığım da oldu; sabah erkenden ofisteydim, saat 11.00’de basım işleri için ilgili kişiye mesaj gönderirken “Günaydın…. bla bla…. ” mesaja cevap geldikten sonra kendi mesajımı okuyunca saat 11’de günaydın diye yazdığımı ve saatin henüz benim için sabah olduğunu anladım. Kısacası vakit çok güzel geçiyordu ama yetersiz.. Doyumsuz.. Çalıştıkça, yapılacakları adım adım gerçekleştirdikçe benden mutlusu yok..

Maddi konular ayrı bir başlık, bu yazıda moral hakkında biraz yazmak istiyorum. Çünkü girişimin oksijeni moral! Motivasyon!

Kendi motivasyon kaynağınızı mutlaka bulun! Kişisel gelişimi tamamlamak burada önemli tabi. Etrafınızdan önce kendinizi tanımalısınız. Bunun için kendinize emek vermeniz, kendinize zaman ayırmanız gerekmektedir. Tüm bunlar için de durmak, düşünceleri sakince sıralamak gerekir.

Kendi motivasyon kaynağınızı bilmiyorsanız denemeler zamanınızı alır ve yanlış şeylere takılıp kalabilme olasılığınız da yüksek olur. Kişi kendini bilmeli diye bir ifade söz konusu evet. Ama her anlamda kendinizi bilmelisiniz.

Boşa geçecek zaman hayatınızda yaptığınız hatalar arasında en başta olmalı, bunun bilincinde olmalısınız. Neden boşa zaman harcayasınız? Öyle bir lüksünüz nefes aldığınız müddetçe yok maalesef. Olamaz da. Eğer varsa siz zaten düşünceden yoksunsunuz demektir. Düşünün! Düşünün! Daima düşünün! Ama durup düşünmek de buna dahil. Koşturmacalar olabilir, durup düşünün! Buna çok ihtiyacınız var. Sorgulamak o kadar güzel ve güçlü ki! Bu gücün farkına varın!

Korkmayın! Kendi akıl süzgecinizden geçirdikten sonra adım atmaktan korkmayın! Herkes bir şeyler söyleyecek, söylüyorlar, bakın ben de söylüyorum 🙂 Her tecrübe kıymetli, dinlemek daima önemli ama son karar kendinizin olmalı. Bunun bilincinde olmak lazım! Yoksa dinleyip dinleyip uygularsanız, siz hayatınızın neresindesiniz?

Başrolde siz varsınız! İsteklerinize göre (ama kesinlikle boş, kuru istekler değil) hayatınız şekilleniyor. Siz isteğinizin gücü ile adımlar attıkça isteğiniz gerçekleşiyor. İstemek sadece dilde olursa boş konuşmadır, kimse kusura bakmasın. İsteyen isteği için emek vermediği müddetçe boş lafın ötesine geçmez. Oturup konuşalım günlerce haftalarca konuşalım, herkes konuşur değil mi? Herkesin anlatacağı bir şeyler var. Herkesin tecrübeleri farklı. Genelde çıkarılmayan derslerle dolu anlatımları barındıran nice konuşmaları dinleyip duralım.. Kime faydası olacak. Zaman diyorum, zaman öyle kıymetli ki.. Aman sakın!

Yönünüzü hep ileriye çevirmek durumundasınız. Ama geçmişten ders çıkararak. Fener sadece önümüzü görmemizi sağlamaz. Onu hangi yöne tutarsanız o yönü aydınlatır, o yönü size aydınlık olarak gösterir. Fener edinmek için çokça düşünmek gerek. Düşünen insan olmak zorundayız. Yoksa daima yönlendirmelerle bu hayatın başrolü siz olamazsınız.

Bir takım işlere girişmeye devam…

Sevgilerimle…

© Nilgün YALÇIN

Reklamlar
Categories: Genel, Girişimci | Etiketler: , , , , , , , , | 4 Yorum

Musa Rami ve masadaki çay!

 

Musa Rami ve o sahne

Musa Rami’ye sunulan çay gibidir bazen hayat..

Arka tarafta birileri vardır ama arka boşluğu doldurmak içindir ve her an hazır tetikte bir hal ile.. Önüne masa konur.. Bir paket sigara, çakmak, kül tabağı.. Karşındaki için hazırlayıp, üzerinde getirdiklerin de masaya konur.. Ve tabi bir adet ince belli bardakta çay.. Çay tabağının kenarında 1 adet de küp şeker ile çay kaşığı..

Masa çok net aslında. Sen sadece sandalyede oturuyorsun. Arkandakiler malum, tetikte ve ayakta. Ve karşında sana bazı acı tecrübeler yaşamana sebep olacak, hayatının her anında tam karşında bir anda ortaya çıkacak bir kişi..bir kavram..bir olay..bir duygu… Ne dersen .. Nasıl yorumlamak istersen yorumla. Ama bu çok net bir masa aslında.

Musa Rami’ye ailesinin fotoğrafını gösterip, hayatta kalmasını istediğin 1 tek kişiyi seç dedikleri an verdiği cevap da çok net, uzun uzun düşünmeye gerek yok. Haluk diyor bir anda. Pat diye çıkıyor ağzından “Haluk’u seçiyorum, küçük oğlumu” Bunu söyledikten sonra fotoğrafı kenara çekip, çayı tam önüne getiriyor karşısındaki.

Birine zarar verdiğinizde bilerek ya da bilmeyerek, hani kader ağlarını ördü denir senin hiç suçun yoktur ama olan da olmuştur, yapacak bir şey yoktur gibi gibi… Bizim toplumda haticeler önemli değildir, neticelere odaklanılır. Durum böyle olunca da neticede ortada bir zarar verme durumu vardır. Şimdi hem zarar vermişsin hem de tekrar bir zarar vermek üzere gitmişsin. Yapılan iyilik ya da kötülük, her birinin bir yansıması vardır hayatımızda.. Bir şekilde karşımıza çıkar değil mi?

Musa Rami’nin karşısındaki masa da böyle değil mi.. Yani ne varsa heybenizde, aklınızda, fikrinizde, zikrinizde.. Hepsi ortaya serilir bir bir.. Ve seçenekler yani tercihler değil mi.. Tercihlerimiz olur, önceliklerimiz olur. Musa Rami’ye sorulduğu gibi sorulmaz belki belki ama hayatın bize “seç hadi” diye direttiği olur değil mi?

O masada çayın ne işi var acaba? Hani harareti alır muhabbeti kesinlikle değil. Türk çayı demlenir. Demlenmek de hayat açısından yorumlandığında ; Musa Rami seçimini yaptıktan sonra önüne çayın getirilmesi boşa değildir..

 

İyi ya da kötü.. Her ne yaptıysak.. Her şey ama her şey bir gün muhakkak karşımıza çıkıyor.. Bundan kaçış yok.

Not: Musa Rami Polis isimli film karakteridir.

 

Sevgilerimle…

© Nilgün YALÇIN

Categories: Genel | Etiketler: , , , , | Yorum bırakın

Dikkat Dikkat!

Mevlâna derki :
“Dünle beraber gitti cancağızım,
Ne kadar söz varsa düne ait.
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.”

2017 her şeye rağmen güzel bir yıl oldu. Gıda üzerine çok eğitimler aldım ve yakında gıda sektöründe bir girişimde bulunacağım inşallah. Yılın son çeyreğinde  Sosyal Medya ve Teknolojinin Doğru Kullanımı Eğitimleri verme şansım oldu. Çok da güzel oldu. 

Seminerlerden bir kare..

Bulunacağım girişim vesilesi ile çok fazla yeni kişi ile  tanıştım. Hayatımda daima yeni kavramı gündemde olmuştur zaten, yenilik olmazsa ben olamam sanırım. Her yıl olduğu gibi 2017 de yeniliklerle dolu geçti ama 2017’de asıl emek vermenin ne demek olduğunu yaşayarak çok güzel öğrendim. Gece gündüz çalıştım denir ya hani, işte tam da öyle bir emek vermek.. Elbette kötü zamanlar oldu ama “rağmen” diyebilen biri olarak güzelliklere bakmak gerektiğini biliyorum, şükrediyorum, iyisiyle kötüsüyle ne yaşadıysam ve yaşıyorsam, hepsinden bir şeyler öğreniyorum şükür..

2017 ve daha önceki yıllar.. Yarın itibariyle yeni bir sayfa sunuluyor bize. Bu sayfayı değerlendirmek bizim elimizde. İster kopyala yapıştır bir ezber yazı yazalım, ister tek bir resim çizelim, ister satır satır yazmaya doyamadığımız bir yıl olsun ister de öyle bomboş ilk hali gibi kalsın.. Bunun farkında mısın? Karşımıza çıkan fırsatları değerlendirmek için illa bir anons mu duymalısın? “Dikkat dikkat! Bu size sunulmuş bir şanstır! Eğer şuan bunu değerlendirmezseniz önümüzdeki 10 yıl içinde aynı şansı size sunmayacağız!?? ” Böyle bir anons olmadığına göre?! 2018’de de olmayacağına göre.. Yapmamız gereken şey elbette düşünmek, öncelikle kendi amacımızı bilmek lazım..

Fırsatlar zamanında değerlendirilmezse sonrasında ağlamanın da zerre faydası olmadığı gibi çok anlamsız oluyor. Tabi bunun farkına varabilmek için öncelikle kendi isteklerinin de bilincinde olmak gerekiyor. Ne istediğini bilmek gerekiyor. Bir amacının olup olmadığını kendinde sorgulaman gerekiyor. Yoksa maaşlı işim olsun, eşim olsun, evim olsun, arabam olsun, sabah 8 akşam 5 çalışayım, çocuğum olsun, okula gitsin, evlensin, akrabalara gideyim onlar gelsin, başka ne olsun diyor isen büyük sıkıntı! Hayata bunlar için gelmiş olamazsın!

Tekrarın çıkmazında olanlara maalesef tahammül edemiyorum artık. Ve sakince bitiyorum muhabbeti. Yoksa sizin de enerjinizi düşürmekle kalmayıp boşa zaman harcamış oluyorsunuz. Zaman çok kıymetli. Her an bunun bilincinde olmak gerekir.

2018; bireylerin bilinçlerinde ilerlemenin oluştuğu bir yıl olsun.. Öyle bir anda olacak şey değil elbette ama yine de ümit ediyorum…

2018 herkes için sağlıklı, huzurlu, mutlu ve her anlamda iyi kazançların olduğu bir yıl olsun..

Sevgilerimle…

© Nilgün YALÇIN

Categories: Genel | Etiketler: , , , , , , , , | Yorum bırakın

Fedakarlık Güncellemesi Alan Var Mı?!

?

Evet yanlış okumadınız; Fedakarlık güncellemesi alan var mı aranızda?

Yapılan fedakarlık ne zamandır dillendirilir hale geldi? Niye bizim haberimiz yok? Neden benim haberim yok bundan?

Her yaptığımızı dillendirmeye başlarsak söyleyeceklerimiz aylar belki yıllar sürer. Nerede kaldı mütevazilik? İlla mızmızlanıp, onu yaptım bunu yaptım mı denilmeli.. Yahu Gören Duyan Bilen var Şüphesiz! Sevdiğim yazarın dediği gibi; Vay insanlık vay…

Türk Dil Kurumu’nda fedakarlık etmek :

1) özverili davranmak

2) azlığına katlanmak, az oluşu ile yetinmek, vazgeçmek

Vikisözlük’te de fedakarlık anlamı şu şekilde yer alıyor:

1] Bir amaç uğruna ya da gerçekleştirilmesi istenen herhangi bir şey için kendi yararlarından vazgeçme

Saçmaladığımı düşünenler hemen okumaya son verebilir. Ama ben bunu yazmalıyım. Çünkü bu denli komedinin geçerli bir sebebi olmalı. Evet kendini pazarlama diye bir kavram var artık hayatımızda ki becerebilene ne mutlu.. Ama bu kavram fedakarlık adı altında bakın ben bunun için şunu yaptım demek neyin nesi.. Ah insanlık ah…

“Çok fedakardır.” diye kullanılan cümlelere ne oldu? Fedakarlık güncellemesi mi gelmiş bir yerlere? Hep kaçmışımdır mütevazi olmayanların ortamından, sohbetinden, her halinden.. Çünkü bana göre bir hal değildir.

Bize hep yaptığın iyiliği unut, diye öğüt verilmiştir ki öyle de görmüşüzdür. Ama siz böyle bir halde iken etrafınızdan gördükleriniz bazen yazık, dedirtebiliyor. 

“Fedakar” isimli Hüseyin Eleman’ın yönetmenliğindeki filmde de aynen şu cümle geçiyor: “feda edip kar ediyorsan fedakarsın, ama yok feda edip kar etmiyorsan enayisin.”… Buyrun buradan yakın.. Bu arada filmi kesinlikle tavsiye ediyorum, mutlaka izleyin. SSPE hastalığına dikkat çeken, özellikle ülkemizde Güneydoğuda ve dünyada da Orta Doğu ülkelerinde en çok görülen bu hastalığın sessiz çığlığını anlamlı bir şekilde filme aktarmış. 

Şimdi meseleye şuradan bakmak lazım; fedakarlık iki taraf arasında ya da başta fedakar olan kişi özelinde olmamalı mı? Yani fedakar kişi zaten bir takım şeylerden feda ediyor.. Mesele yapılan feda etme halinin neticesini dillendirmemekte. Size göre de öyle değil mi? Bir bana mı itici geliyor bu durum?

Son zamanlarda gördüklerim kadarıyla fedakarlık bir gösteriş edasıyla harmanlanmış ve fedakar olmalısın diyenler de enayilik sınırlarını geçiren bir kavram ile bizleri baş başa bırakıyorlar.

Ve güzel memleketimin güzel insanları.. Ben de sizi bu aldığınız güncelleme ile baş başa bırakıyor, eski sürümden çok çok memnun olan biri olarak bahtiyar olmanızı diliyorum.

 

Daima söylüyorum; tek yapmamız gereken şey: Düşünmek!…

 

Sevgilerimle…

© Nilgün YALÇIN

Categories: Genel | Etiketler: , , , , , , | Yorum bırakın

Merakı Yönlendirmek?!

 

Bill Gates en son yayınlanan bir röportajında :

“Karamsar insanları boş verin. İnsanlar sadece şu anda neler olduğuyla ilgileniyor, fakat yeni buluşların ve teknolojik gelişmelerin gelecekte neleri değiştirebileceğini düşünmüyorlar.” diyor.

Merakını şuanda neler olduğu yönünde kullananların çoğunluğu oluşturmasında elbette sebep sadece bireysel değil. Kapitalizm burada devreye giriyor muhakkak. Fakat düşünen insan için bu tamamen bir bahane. Yani düşünmeliyiz. Düşünürsek eğer merakımızı da yönlendirmesini öğreniriz. Tabi öyle hemen olacak bir şey değil. Günümüz sorunlarından biri hep karşımızdakilerin hayatlarını merak edip,onları anlamaya çalışmak! Halbuki ilk anlamamız gereken kişi kendimiz olmalıyız! Kendimizi anlar isek merakımızı yönlendirmeyi de bu sayede yapabiliriz. Yoksa Sn. Gates’in sözlerinde belirttiği gibi geleceği, insanlığı ve toplumu düşünmeyen bir toplulukta yaşamak zorunda kalacağız!

Alman Filozof Georg Wilhelm Friedrich Hegel :

“Zekasını beğendiğin birinin görüntüsünü merak etme. Zekasını kullanmayan birinin ise görüntüsünden etkilenme.”diyor.

Şimdi hayatımızdaki ön yargılar için bu söze dikkat çekmek istiyorum. Genel itibariyle görüntüden etkilenilir. Etkilenmekle kalınmaz zekası tamamen es geçilir. Zaten zeka genelde kimin umurunda dersem genellemeler için abartmış olmam çünkü genel itibariyle ünvan delisi bir toplum olduk çıktık. Plaza dili ile title delisiyiz.

Bu konu son günlerde çok dikkatimi çekti. Dahil olduğum birçok farklı ortamda bunu görüyorum. Zeka neden merak konumuz değil? Merak nedir?

 Türk Dil Kurumunda şu şekilde yer alıyor: 1-Bir şeyi anlamak veya öğrenmek için duyulan istek. 2- Bir şeyi edinme, yapma, bir şeyle uğraşma isteği. 3-Düşkünlük, heves. 4-Kaygı, tasa.  

Aslında asıl mesele bu bence. Merakın ne olduğunu bilmeyip, nasıl kullanılacağı hakkında zerre düşünce sahibi olmayıp, bunun üzerine asla düşünmeyenler çoğunlukta ve maalesef giderek artıyor bu. Neden mi artıyor? Çünkü artık öğrenmenin faydası değil de onun da görünürlüğü önemli toplumumuzda. Nasıl yani diyeceksinizdir açıklayayım: Günübirlik yaşanıyor. Öğrenmek ki bunu okul hayatımız, sosyal hayatımız ve iş hayatımız için de söylüyorum,  bir fayda sağlamayacaksa görüntüden ibarettir. Faydasına dair bir düşünceye sahip olunmadıkça da görüntüden ibaret olarak kalır. Yani bir çıktı olarak sadece bir diploma, bir ünvan.. Fayda sağlandığı müddetçe diploma ve ünvan ötesi olur yaşam da kişi de.. Ama bunun bilincinde olmak gerek yapabilmek için. Yani bir mezuniyet sonrası başlanılan hangi meslek olursa olsun o mesleğin insana,topluma ve insanlığa faydası yönünde bir yaşam sürmek hem başta kişinin kendisine hem karşısındaki mesleği gereği muhatap olduğu kişi ya da kurumlara hem topluma hem de en önemlisi insanlığa geleceğe dair bir ışık olur. Ve bizim toplum olarak bu ışıklara ihtiyacımız var.

Merakımızı yönlendirmeyi biraz düşünelim. Her bilgiyi edinmeye çalışmayalım. Çok uzun yıllar önce okuduğum Sherlock Holmes efsane kitaplarından                    Kızıl Soruşturma isimli kitapta beyni nasıl kullanmamız gerektiğine işaret ediyordu. Kendi evimiz gibi görmeliyiz beyni diyordu. Yani alışverişe çıktığımızda her önümüze geleni alıp eve getirdiğimizi düşünün.. Alıp alıp eve alelade yerleştirdiğimizi.. Hatta bazen yerleştirmeden çıkıp gittiğimizi.. Bir müddet sonra evde adım atacak yer kalmaz.. Ve İhtiyacımız olanı bulamayız karmaşıklıktan.. Yani merak konusunda yorumlarsak; biz merakımızı yönlendirmediğimiz müddetçe yani bir bilinç oluşturmadığımız müddetçe her önümüze gelen bilgiyi alır, günübirlik yaşar gideriz..

Tek yapmamız gereken; düşünmek!

 

Sevgilerimle…

© Nilgün YALÇIN

Categories: Genel | Etiketler: , , , , , , , , | 2 Yorum

İnsan halleri…

Aydınlanma belirgin bir şeydir. Yani o mevcut ise bu gizlenemez. Muhakkak belirir. Haliyle kişinin iç aydınlığı yaşamasıyla birlikte dışını aydınlatması birbirini tamamlayan bir durum. Dışını aydınlatma derdi olan zaten önce içini aydınlatması gerektiğini bilir. Tabii ki gerçekte bilen bilir. 

İnsan halleri

Arınmak büyük bir kavram. Kolay kolay dile alınmamalı. Çünkü boş boş konuşulacak bir kavram değil. Arınmak Ben’den uzaklaşmak; ilmek ilmek işlenir beyne. Beyin ile bedenin kontrolü düşünen için mümkün. Bir anda olmaz arınmak.. Yavaş yavaş.. Bir kanaviçe gibi.  Ne yaptığını bilerek.. İdrak ederek.. Sabırla.. Neticesini söz ile değil, direkt hayatında görerek…

Ruhun yolculukta olduğunun farkında olana ne mutlu..  Zira bunun zerre farkında olmadan ömrünü tüketenlerin nelere bağımlı oldukları ortadadır.  Bunun bir yolculuk olduğunu bilen zaten kendini daima yeniler, diri tutar ve asil bir hayat yaşar.

Evet, düşünen insanın kendi hayatını kurmaya ihtiyacı var. 

Sahip olmayı, olmaya yeğleyenler zaten çok belirgindir toplumda. Ama sadece olma üzerine dünyası olanlar başkadır. Bence kıyaslanamaz bir şey.  Ki olmayı merkezine alanlar sahip olma derdinde olanlarla mümkün olduğunca az zaman harcamaları gerekir. Çünkü kendi enerjisini boşa tüketir. 

Yalnız insan… Onlar özgürdür en başta. Bağlılık yoktur.. Yalnızlık yaşanmadan anlaşılır bir şey olduğunu düşünmüyorum. Yalnızların penceresi geniştir. Rahatça görebilir.. Sınırlar olmaz. 

Yaşanan her acının insan üzerindeki etkisine bak.. Ya erdemle acıyı kabul edersin.  Ya da insan olduğunu unutur tepkiler verirsin.  

 

Sevgilerimle…

© Nilgün YALÇIN

Categories: Genel | Etiketler: , , , , , , , , | Yorum bırakın

Kendine Acındırmak (!)

Bakın ben söylemiyorum, bunları 16. yüzyılda Fransız yazar yazmış.. Nasıl da günümüzde birebir yaşadığımız ilişkilerde görüyoruz bu halleri.. Kendinizi acındırmaktan vazgeçin! Ben söylediğimde Nilgün konuşuyor diyorsunuz ya.. Hadi Montaigne yazmış diyorum.. Anlayabilene..

Michel de Montaigne

Kendimi kaptırmamaya çalıştığım çocukça, yakışıksız bir huyumuz vardır: Dertlerimizle dostlarımızı acındırmak, kendimize vah vah dedirtmek. Başımıza gelenleri büyütür, şişirir, karşımızdakini ağlatmak isteriz, neredeyse. Başkalarını kendi dertleri karşısında soğukkanlı gördük mü överiz, ama soğukkanlılığı bizim dertlerimize karşı gösterdiler mi darılır, kızarız. Dertlerimizi anlamaları yetmez, yanıp yakınmalarını isteriz. Oysaki insan sevincini büyülterek anlatmalı, üzüntülerini kısaltarak. Kendine yok yere acındıran, gerçekten dertli olunca acınmamayı hak eder. Durmadan vahlanan kimse vahlanılmaz olur. Kendini canlı iken ölü göstereni ölü iken canlı görebilir herkes. Öylelerini gördüm ki, eş dost kendilerini gürbüz, keyifli görecek diye ödleri kopar, iyileşmiş sanılmamak için gülmelerini tutarlardı. Sağlık, kimseyi acındırmadığı için, nefret ettikleri bir şey olurdu. İşin tuhafı, bu gördüğüm kimseler kadın da değildi.
(Kitap 3, Bölüm 9) 
Denemeler, Montaigne

Sevgilerimle

© Nilgün YALÇIN

Categories: Genel | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , | 4 Yorum

Hayat, Arayış ve Vicdan

Vicdan..

 

Allah’ın Ol demesi ile öncesinde yazdığının harmanıdır hayat..

Tüm insanları aynı seviyede hem seviyorum hem de kendimden yeteri kadar uzak tutuyorum.

Kimsenin bana bağlanmasını ve bana bağlı bir düşüncede olmasını istemiyorum. Bunu anlatmak için kendimi yormayacağım çünkü öyle hemen anlaşılır bir şey değil..

Kısacası bir nefes kadarız. Aldım.. Fakat verir miyim Amenna…

İnsanların maddi manevi her şeye karşı şaşkın hâl içindeki davranışı biraz tahammül gerektiriyor. Nasıl bir beklenti içindesiniz ki nelere şaşırıp kalıyorsunuz.. Burası dünya değil mi!

Dünyaya çivi çakmak gibi bir derdim yok, olmadı asla. Biraz insan olalım, durup düşünelim yeter..

Haddini bilmenin anlamını gerçekten düşünelim.. Buna bu toplumda çok ihtiyacımız var. Hem de çok..

Çocuk doğur, okut, evlendir, işe girsin, ev araba al, o da doğursun aynı döngü devam… Hayat denilen şey; işe gitmekten, ilişkilerden ya da aile-akrabadan mı ibaret..!

Aramak, arayış  içinde olmak.. Mevlana hazretleri: “Bir şeyi bulunmadığı yerde aramak, onu aramamak demektir.”der. Zaman kadar değerli ve tek eşitliğin olduğu başka ne var.. Bu arayış serüveninde kime, neye, nerede zaman harcadığımıza dikkat edelim.

Hep söylerim ‘Arayan Mevlâ’yı da bulur, belayı da!’… Ne aradığını bilmek gerek. 

Hayatı kandırmaca üzerine kurmaya gerek var mı?! Bu denli gözümüz kapalı mı.. Ya da gözümüzü kapatmaya çalışanlara ne yapmalı, ne demeli, nasıl bir tepki vermeli.. 

Mahatma Gandi güzel ifade etmiş: “Kanunlara dayanan adli muhakemelerden daha büyük bir muhakeme vardır ki, bu da her kişinin kendi vicdanıdır.”

Vicdan çok güzel şey. . Hem de çok.. Bana göre Huzur denilen şey, vicdanının rahatlığı yönünde insan olmaktır.

Ve vicdanın rahat olduğu müddetçe bir Hiç olduğunu idrak edip, tüm insanları hoş görüyorsun..

 

Sevgilerimle…

© Nilgün YALÇIN

Categories: Genel | Etiketler: , , , , , , | 10 Yorum

Kaç binde biri…

 

İSTANBUL

“Söyle,

hangi ilim, hangi şiir,

hangi aşk, hangi devlet

bu manzaradan daha güzel,

daha muhteşemdir?

Buna rağmen burnumuzu kaldırmadan

bozuk kaldırımlarda yürüyüp gitmekte devam ediyoruz.

Dünyadaki insanların acaba kaç binde biri

şu anda başını aya çevirmiştir? “

SABAHATTİN ALİ

‘İÇİMİZDEKİ ŞEYTAN’

Categories: Genel | Etiketler: , | Yorum bırakın

Anlamak

 

Anlamak yok çocuğum, anlar gibi olmak var;
Akıl için son tavır, saçlarını yolmak var..
Necip Fazıl Kısakürek

 

 

Categories: Genel | Etiketler: , , , , , , , | Yorum bırakın

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.